Gurbette ölümü düşünmek o kadar zor ki dostlar! Hele bir sonbahar günü ve sararmış yapraklar arasındaysanız daha kötü...Biliyorum ne desem boş! Ölüm o kadar gerçek ve soğuk ki... Hangi kelime onu ısıtıp canlandırabilir ki?
Ama hayır, heryer sapsarı sararsa da hüznü yüreğime yaklaştırmayacağım.Bu hüzün o kadar arsız, o kadar yapışkan ki bir defa yüreğine dadandırmaya gör! Artık yakanı kurtaramazsın ondan!
Bu gurbet, bu sessiz gökyüzü, bu uzayıp giden yollar, bu benden ilgisiz insanlar oldukça hüzünlenmeğe hakkım yok benim.Hele hüzünlü şiirler, hüzünlü ayrılık türküleri aklıma getirmeyeceğim.Bir sonbahar hüznü yüreğime doğru indikçe Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın şiirine sığınacağım:
“
Durgun havuzları işlesin bırak
Yaprakların güneş ve ölüm rengi,
Sen kalbini dinle,ufkuna bak.„
Evet, evet daha yeni çiçeklenmiş kalbimi dinleyeceğim. Ve uzun uzadıya deniz rengine bürünmüş
ufka, ufuklara bakacağım.Çünkü o mavilikte, o sonsuzlukta bir serinlik var...Serinlikten öte özgürlük var! Yolunda ölünesi özgürlük!
Ama ne yapayım ben, her adımda bir yaprak çıkıyor karşıma.Hem de ne yaprak! Dalından kopmuş sarı bir cenaze...Ortası kırık, etrafı çizgi çizgi, yorgun, yaşlı bir yüz! Ne kadar unutsam da , ne kadar kendimden uzaklaştırsam da beni takip eden o, sarı bir sonbahardır işte! Ahmet Hamdi’ nin ‚
kalbini dinle,’ diyen sesi yaprakların sarılığında, ölgün yüzünde yitip gidiyor gözlerimin önünden.Faruk Nafiz geliyor aklıma...Onun
Bağbozumu şiiri...
“
Kuytu ormanları, tenhâ bağları
Geziyor mevsimin yorgun rüzgârı.
İnce dallar kırık, yapraklar sarı,
Geçmiş bu yoldan da, belli sonbahar. „
Bu yollardan hangi sonbahar ve kaç sonbahar geçti ben nerden bileyim? Bugün o kadar yalnız, o kadar yabancıyım ki burada.Ne ben bu ağaçları tanıyorum ne de bu ağaçlar beni tanıyor! Doğru, bu yollardan çok geçmişim. Ama bu yolların yolcularına karşı vefasız olduğunu bilmeyen mi var?
Dedim ya, sonbaharın kendisi birşey değil! Ama onun sarılığı kötü! O sarılık bana ayrılıkları, zulümleri, ölümleri hatırlatıyor. Belki de onun için sık sık şair Nevzat Çelik’ in şiiri dökülüyor dudaklarımdan.
„Bu işkence bu ayrılık bu zulüm
Sonra bu diz boyu yaprak ölüsü
Göçüp giden bu kuşlar..
Ağlamak ayıp değil işin kötüsü
Alaca bulaca yürüyor üstüme bulut
Gözlerime değerse duramam
Sevgilim sevgilim ellerimi tut!“
Sevgili! Her sevgili elden tutar mı acaba? Sonra bu yabancı yollarda, bu sapsarı kesilmiş cenazelerin üzerinde sevgiliyi gezdirmek de haksızlık olmaz mı acaba? Haksızlık, adaletsizlik, bu kahrolasıca hüzün! Yüreğimi yüreğimi yakan bu duyarlılık! İçimden yükselen ah seslerini hangi taşa çalsam acaba? Yoksa tekrar ufka, ufuklara mı baksam ? O maviliğe, o özgürlüğe başımı dayasam, bir yastık, yok yok bir omuz olarak düşünsem onu…Biliyorum, düşünsem düşünsem de birşey değişmeyecek ve bu yalnızlık bırakmayacak yakamı!
Hasan Hüseyin Korkmazgil sadece bir mısrada ne güzel anlatmış beni.
„Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç !”
Gidenler gittiler, biz yalnız kaldık bu sonbaharda! Sonrasının hiç olduğunu böyle yüksek perdeden duymaya hiç tahammülüm yok! Ama şair dili işte! Susar mı? Boynuna kement atsan da sözünü söyleyecek!
Şaire kızsam da doğrusu şiire öyle susamışım ki… Öyle mısralara bağlanmışım ki…Öyle kelimelerde ölmüşüm ki… Bütün şairler böyle mi acaba? Aklıma adaşım Orhan Veli geliyor.Gencecik ölüp giden şair! Gözlerini kapatıp İstanbul’ u dinleyen şair! O olsa belki de gülecek benim hüznüme! Belki de o meşhur mısralarını yüzüme karşı söyleyecek ve o alaycı dudaklarıyla bir kahkaha savuracak:
“Nasırından çektiği kadar hiç bir şeyden çekmedi
Yazık oldu Süleyman efendiye..”
Ama bu alayı ben niye üzerime alayım ki? Benim ne adım Süleyman efendi ne de nasırım var! Benim sonbaharlarda üzerime çöken, beni ölü, kırık bir yaprak gibi yerlerde süründüren hüznüm var, hüznüm! Bana Neruda lazım. Onun yalnızlığı…
“Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar.”
Ah! Ne kadar Mevlana Celaleddin gibi “
ah “ a kızsam da onsuz da duramıyorum. Onu dağlara, taşlara, ölgün yapraklara vurasım geliyor! Ama “
ah” sız bir gurbette olmaz, bunu biliyorum.
Yürüdükçe yapraklar çoğalıyor, artıyor, ayaklarıma ayaklarıma doğru yükseliyorlar. Sonbahar acımasız bir katil gibi hep peşimde... Ne beni duyduğu ne de bana acıdığı var! Neylemeli?
Ah, şimdi bir tren geçse buradan! Çocukluğumun uzun uzun ıslık çalan, beni alıp hayalimde özgürlüklere götüren treni... O ıslık çaldıkça ben peşinden koşsam... Ardımda gurbeti, ölgün yaprakları, sonbaharları bırakarak koşsam koşsam... Ve bilsem ki o trene ulaştığım noktada ülkem olsa! Başı belalı, yüreği yaralı ülkem! Ve ben başımı yüzüne koyduğumda bir ana gibi seslense bana... Nazım Hikmet’ in seslendiği gibi...
“Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın?
Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
Testimde sana sakladığım şarabı
içtim yarıya kadar bir başıma
seni bekleyerek.
Niye böyle geç kaldın? „