İstiklal Harbi gibi uzun ve büyük fedakârlıklarla başarılan muvaffakiyetin vakaları çıkaran veya onların içinde çırpınanların vesikalara dayanan hatıraları neşredilmedikçe tarihin doğru yazılamayacağı şüphesizdir.”
Diyor Kazım Karabekir “İstiklal Harbimiz” adlı kitabının başında.
Anadolu, tarihi akış içerisinde güç dengelerini sağlamaya çalışan büyük devletlerin mücadele alanı olmuştur. Urartu, Med, Pers, Roma, Bizans, Sasani, Arap (Emevi-Abbasi) Selçuklu, Sartuklu, Mengücekli, Ahlât şahlı, Artuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safeviler, Osmanlılar bunların en önemlilerini teşkil etmektedir.
20.yüzyılın başlarında ise, Rus-Osmanlı mücadelesi başlamış, çeşitli nedenlerle meydana gelen anlaşmazlıklar, askeri harekâtlar, I. Dünya savaşının sonuna kadar devam etmiştir.
1828-829’da; Çar Petro’nun tarihi vasiyeti gereğince “Akdeniz ve Basra” gibi sıcak denizlere inmek isteyen Ruslar, önce Kafkasya’yı sonra da Doğu Anadolu ve Azerbaycan’ı istila ettiler. Gnl. Paskeviç komutasındaki Rus kuvvetleri 1829’da Ahıska, Kars, Beyazıt, Erzurum ve Bayburt’u istila ederek Sivas’a doğru ilerlemeyi düşünüyordu. Ancak imzalanan Edirne Antlaşması ile buna imkân bulamadı. Ruslar, antlaşma gereği Doğu Anadolu’dan Çarlık sınırlarının gerisine çekilirken, Gnl. Paskeyviç Erzurum ve çevresindeki Ermenileri de göç ettirerek Ahıska, Ahılkelek ve Gümrü’ye yerleştirdi.
Bölge, 1877-1878’de Gnl. Lois Melikov ile Gazi Ahmet Muhtar Paşa mücadelesine sahne oldu. Aziziye, Yahniler ve Alaca dağ savaşları, Türk’ün Anadolu’yu korumakla ısrarlı olduğunu ortaya koymuştu. Ancak, Yeşilköy (Ayastefenos) ve Berlin görüşmeleri ile Horasan ve doğusu Ruslara bırakıldı. Bu antlaşma ile Ermeni meselesi resmiyet kazanmış, Osmanlı Anadolu’da “ıslahat” uygulayacağını kabul etmiş ve Kars-Ardahan- Batum sancakları savaş tazminatı olarak Ruslara terk etmişti.
Savaş öncesi Dünyadaki gelişmeler ve düşman kardeşlerin kurtlar sofrası...
I. Dünya Savaşının çıkmasının nedeni Avrupa'daki, Avusturya-Macaristan, Fransa, Almanya, İngiltere ve Rusya'nın üst düzey yöneticileri arasında gittikçe artan rekabettir. Bu rekabet şu alanlarda kendini göstermiştir.
A. Ekonomik olarak hızla gelişip daha fazla pazarı ele geçirmek,
B. Daha çok ülkeyi kendi sömürge yönetimi altına almak,
C. Çok yakın bir zamanda Osmanlı imparatorluğu parçalandığında, kim ne pay alacak kavgası..
D. Hem bu amaçla hem de askeri saygınlık amacıyla yoğun bir silahlanma yarışına girişmek.
Bu durumu "Düşman kardeşlerin kurtlar sofrası" olarak adlandırabiliriz. Düşman kardeşler diyorum çünkü Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan, Yunanistan ve Rusya kralları birbirlerine kız ve damat vererek akraba haline gelmişlerdir. Kurtlar sofrası, çünkü sömürülecek bölgeleri önce kardeş kardeş aralarında paylaşabiliyorlar, ortak hareket ediyorlar, anlaşamadıkları zaman da birbirlerini yiyebiliyorlar. Bugün için de durum pek farklı değil, yalnız ek olarak Amerika artık başoyuncu olmuştur.
Bu ülkelerin kralları, padişahları, çarları ve imparatorları toplumlarına gerekli bu psikolojik koşulları hazırlayarak 25 Milyon kişinin ölümüne neden olacak bir dünya savaşını işte bu yüzden başlatmışlardır.
Yakından incelenirse, bu savaşı asıl çıkaranın, İngiliz imparatorluğunu yıkarak, süper güç olup dünyaya hâkim olmak isteyen Almanya olduğu görülmektedir. 1916 yılında bir yandan Berlin'den Basra'ya Avrupa ve Ortadoğu, diğer yandan Polonya ve Rusya'nın büyük bir bölümü Almanya'nın denetimine girer. 1917 yılından itibaren denizaltı savaşına hız veren Almanya, Atlantik okyanusundaki bütün gemileri haber vermeden batırmaya başlar. Bunun üzerine Amerika 2 Nisan 1917' de Almanya'ya harp ilan eder ve savaşa katılarak güç dengesini değiştirir.
I.Dünya Savaşı Amerika'nın başarılı askeri müdahalesi ile sonuçlanır. Savaş bittiğinde Avrupa’daki imparatorlukların, krallıkların, çarlıkların, padişahlıkların tamamı yok olmuştur. Dünya güç merkezi, Avrupa'dan, Amerika yönüne kaymıştır. İmparatorluklar kaybolunca ortaya çok daha fazla sayıda dışa bağımlı, içte güçsüz ve birbirine güvensiz ülkeler ortaya çıkmış ve dengeler bozulmuştur. Ortadoğu da kendilerine bağımsızlık vaat edilen Arap ülkelerinde ise, Osmanlı imparatorluğundan bağımsızlığını kazanmış, fakat diğer dış ülkelere bağımlı ve özgür olmayan Arap Krallıkları ve Arap Emirlikleri kurulmuştur.
I.Dünya Savaşı, Anadolu için kötü bir seyir takip etmiştir. Savaşın en dramatik olayları “Kafkas Cephesi” diye bilinen doğu cephesinde yaşandı. Bu cephe Osmanlı-Rus savaşlarının arenası idi. Hasankale yakınlarındaki Köprüköy zaferine rağmen, Ruslar daha üstün kuvvetle Sarıkamış’ta Türk mukavemetini kırdılar. Açlık, hastalık soğuk ve düşman ateşi gibi olumsuz koşullar sebebiyle Bu harekât felaketle neticelendi. Binlerce Mehmetçik hayatını kaybetti.
Kara günler iki yıl sürdü. Beklenmeyen ve ümit edilmeyen anda, çarlık Rusya’sını sarsan “Bolşevik ihtilali”, Anadolu’nun kurtuluşunun ışığının yakılmasını sağladı. Osmanlı-Rus temsilcileri arasında Aralık 1917’de Erzincan Mütarekesi (ateşkes) imzalandı. Buna göre, Ruslar eski sınırları gerisine çekilecek, yöre Türk kuvvetlerince teslim alınacaktı.
Türk milleti için en uzun yıl 1915...
Türk milleti için en uzun yıl 1915’tir. Unutulmuş; Sarıkamış faciası… Anadolu’da yaşanan ıstıraplar ve Ermeni mezalimi… Ve yeniden doğum: Çanakkale ve Çanakkale geçilmez Zaferi…
Bunlar Anadolu’nun üç büyükleridir. İlki unutuluşun, ikincisi ölüm ve ıstırabın, sonuncusu doğumdur. Anadolu topraklarında yaşayan herkesin ya bir akrabası ya da bir yakını bu üç olaydan birinde, mutlaka içinde bulunmuştur.
96 yıl öncesine baktığımızda; hiç bilmediğimiz ya da yeterince bilmediğimiz Sarıkamış Harekâtı ve arkasından gelen facia, unutmak istediğimiz ancak unutturulmayan Ermeni sorunu, kaybetmeye yaklaştığımız Çanakkale ruhuyla karşılaşıyoruz.
İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgârlarında Almanların yanında yer alırlar. Sultan Abdülhamit Han’ın Avrupa’da yıllarca emek vererek sağladığı dengeler bir anda alt üst olur. İngiltere ve Fransa’nın sömürgecilik yarışından pay kapmak isteyen Almanya’nın aleti oluruz.
Almanlar, Fransız ve İngilizlerin yanında yer alan Ruslara karşı Osmanlı askerini kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktadırlar. Bunun için Kayzer’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı neferleri kullanılır. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkarı olmayan Osmanlı, felaketlerle sonuçlanacak olan bir maceraya sürüklenmektedir. Darbe ile iktidara gelmiş, ayak oyunlarıyla rütbe almış ittihatçı subaylar, milletin geleceğini, refahını, kalkınmasını değil, gazete sayfalarına “kahraman” olarak geçmeyi düşünüyorlardı.
İhtiras Ateşi…
Osmanlı Devleti harbe; 1878’den beri Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek, kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmak maksatlarıyla, başta Enver Paşa olmak üzere, iktidarda bulunan İttihatçılar tarafından sokuldu. Osmanlı ordusundaki yüksek rütbeli Alman komutanlarının desteklediği, Enver Paşa’nın KAFKASYA taarruzunu öngören cüretkâr fakat tehlikeli harekât planı, kış şartlarını göz önüne almadan uygulaması, Sarıkamış faciasının yaşanmasını sağladı.
Tarihimiz; ihtişamlı zaferlerimizle övündüğümüz kadar, yaşadığımız hezimetlerden de dersler çıkarmak zorundayız. Bunu yapmadığımız sürece, tarih bizim için ne ölçüde anlamlı olabilir?
Facialardan söz ederken, Sarıkamış’ı özellikle dikkate almamız gerekir.
Allah-u Ekber Dağları’nın tepeleri üzerinde ufka doğru uzayıp giden iki tekerlek izi vardır. Yöre halkı bu izlere “Top Yolu” adını verirler ve Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferine buradan geçip gittiğini söylerler.
Fakat kim derdi ki, zaferden zafere koşan atalarımızın torunları, aynı yerde savaşa bile girmeden karlara gömülerek ruhlarını teslim edecekler, üstelik sadece bir hayalperestin kişisel ihtirası uğruna...
İhtiras… Bu kavramı iyi düşünmeliyiz. Tarihe baktığımızda; kimi kendi geleceğini bu ihtiras ateşi ile yakıp kül etmiş, kimileri de koça bir ülkeyi harabeye dönüştürmüştür.
Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider” yazmaktadırlar.
Kibir ve ihtiras demiştik ya!...
Paşa’nın şu ifadelerine bakın: “Beni Napolyon’a benzetmişlerdi. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam.”
Osmanlı devletinin savaşa resmen girişi, Padişah ve Halife V. Mehmet'in 11 Kasım 1914'de resmen yayınladığı (Cihad-ı Ekber) büyük harp ilanı ile gerçekleşir. Padişah, Ordu ve Donanmaya yayınladığı emirde özetle;
" Saldırgan İngiliz, Rus ve Fransız karşı yurdu, Kutsal yerleri, Mekke ve Medine'yi ve 300 Milyon Müslüman’ı korumak için" cihat ilan eder. Başkomutan vekili Enver Paşa da Silahlı kuvvetlere yayınladığı bildiri ile "300 Milyon İslam hep bizim zaferimiz için dua ediyor" der.
Arkasından “Hürriyet kahramanı” diye yüceltilen Enver Paşa’nın halkın dini duygularını galeyana getiren beyannamesi ve Şeyhülislam Hayri Efendi, mukaddes “cihad” fetvası yayınlanır.
Şeyhülislam, "Düşmanlarımızın, Müslüman ülkelerini ele geçirip Müslüman halkını esir etmeleri durumunda, Halifenin cihad buyurması üzerine genç, ihtiyar, yaya, atlı herkesin, bütün Müslümanların mal ve canları ile cihada katılmaları farz olunur” diye bütün İslam âlemine seslenir.
“Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan Vekili Enver Paşa, padişah damadı olarak birçok yetkiyi elinde tutmakta ve Padişahın birçok şeyden haberi bile olmamaktadır. Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak “Tahran ve Aşkabat’ı” gösterir. Tahran, harekât merkezine 1.350, Aşkabat ise 2.000 km. uzaklıktadır.
Yukarıda, Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine “Enverland’a (Enver’in Ülkesi’ne) gider”, Kibir ve ihtiras demiştik ya!
Enver Paşa’nın etrafında bulunan subaylar da ihtiras ve hayalcilikte ondan geri kalmıyorlardı. Çetecilikleriyle meşhur Dr. Bahaeddin Şakir ve arkadaşları Erzurum’a gelirlerken, yol kavşaklarına “Turan’a buradan gidilir!” diye işaret levhaları koyuyorlardı.
Alman Von der Goltz Paşa, bunlar için şöyle demişti:
“Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.”
Sarıkamış faciasının asıl sorumlularından biri, “ihtirasta” Enver’den geri kalmayan Hafız Hakkı Paşa idi. Bu adam, hiçbir arazi araştırması yapmadan Enver Paşa’nın ihtiraslarını kamçılayacak şu telgrafı çekmişti:
“Dağlar üzerindeki yolları keşfettim. Bu mevsimde bu yollardan hareketin mümkün olduğuna inandım. Buradaki kolordu ve ordu komutanları yeterli ölçüde inançlı ve kararlı olmadıklarından böyle bir saldırıya samimiyetle taraftar olmuyorlar. Bu saldırı vazifesi rütbem düzeltilerek bana verilirse ben bu işi yaparım.”
Enver Paşa, Hocası Hasan İzzet Paşa’yı azlederek görevi sekiz gün önce yarbaylıktan albaylığa terfi eden Hafız Hakki Paşa’ya verir. Hafız Hakki Paşa artık tümen komutanı olmuştur, ama gözü ordu komutanlığındadır.
Niçin olma sın ki?..
Orduyu politikalarına alet eden darbecilerin başı Enver, 18 gün içinde yarbaylıktan paşalığa yükselmemiş miydi? Bunun yani sıra Harbiye nazırı (savunma bakanı) olmamış mıydı? Ondan neyi eksikti?...
Politika ile rütbe alan bu komutanlar, arazi ve yol incelemesini yanlış yapmış ve sonuçta “tekerlekli araçların geçmesine uygundur” raporu verilen yollardan askerler yaya olarak zor geçmişlerdi. Tekerlekli araçlar ve kısıtlı mühimmat karlara saplanıp kalmış, tek tek birerli sıralarla yürüyen askerler, güçleri tükenmiş, hasta ve mecalsiz olarak Rusların karşısına dikilmişler, çoğu kursun bile atamadan donarak şehit olmuşlardı.
Unutulmuş Sarıkamış Harekâtı...
Taarruz için belirlenen zaman: Aralık ayı. Yer: Allah-u Ekber Dağları.. Ordu: mevsimin gerekli kıldığı donanımdan yoksundur. Tarih:16 Aralık 1914.
Soğuk bir kış günü. Talebesi öğretmenini azarlamaktadır:
“Hatalı davrandınız!, Başarılı olamadınız!, Rus ordusu burada yok edilmeliydi.
Şimdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarıkamış’ta yok edeceksiniz!”
Cephelerin ve harp okulunun emektar komutanı Hasan İzzet Paşa, küstahlaşan öğrencisine pervasızca cevap verir:
-“Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”
Her verdiği emrin hemen yerine getirilmesine alışkın padişah damadı ve orduların başkomutan vekili 34 yaşındaki Enver Paşa, asabileşerek şu tehdidi savurur:
“Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!”
Bir facianın eşiğinde, Hasan İzzet Paşa istifa ederek ordudaki görevinden ayrılır…
Harekât sırasında Enver Paşayı konağında misafir eden Mehmet Bey de aynı gerekçelerle
Başkumandan vekilini uyarmıştır:
-“Paşa hazretleri duydum ki Sarıkamış üzerinden Ruslara saldırı yapılacakmış. Her şey çok iyi hesaplanmış. Yalnız dikkate alınmayan bir şey var. O da soğuk kış.”
Enver Paşa:
-“Askerin moralini kırıyorsunuz. Konuğunuz olmasaydım şimdi sizi vurmam gerekirdi” diyerek unvanından aldığı güçle gerçeği dile getiren Mehmet Beyi susturmaya çalışmışsa da, Mehmet Bey:
-“Keşke askerlerimiz kırılmasın da beni öldürün, Paşam razıyım. Çünkü bu günler sayıyı günlerdir. Bu zamanlarda Allah-u Ekber Dağlarından İnsan değil kuş bile geçmez” der.
1877–1878 Rus-Osmanlı savaşı sonucu imzalanan Berlin antlaşmasıyla, Anadolu’da Kars-Ardahan-Batum sanacakları, savaş tazminatı olarak Ruslara bırakılırken, Beyazıt, Eleşkirt yöresi Osmanlı devletine iade edilir. 93 sınırı Sarıkamış ile Erzurum yolu üzerinde Bardız ve Karaurgan bucaklarından geçer. I. Dünya savaşında bu sınır üzerinden Ruslara karşı taarruza geçilir.
Çöl ateşinden Köprü köy ayazına...
Çok geçmeden, tarihler 21 Aralığı gösterirken, “Sarıkamış Faciası” olarak tarihe geçen harekât başlatılır. 125 bine yakın iman abidesi insan, kış kıyamette paltosuz, postalsız, gömlekle, çarıkla cehennemî tipinin ortasına sürülür. O günlere şahit olan Iğdırlı Ali Çavuş, yazlık giysiler içinde titreye titreye yazdığı mektupta, facianın küçük bir boyutunu günümüze şöyle taşır:
“Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya nakil onulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Aksam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak...”
Iğdırlı Ali Çavuş yazlık giysiler içerisinde titreye titreye İstanbul’dan gelecek olan kışlık giysileri beklerken, Karadeniz’de başka bir facia yaşanıyordu. Ruslar, Osmanlı ordusuna erzak, mühimmat ve giyecek getirmekte olan gemileri Kara denizin karanlık sulara gömmüşlerdir. Bu durumu askere bildirmeyen Enver Paşa, ihtiraslarına mağlup olarak bütün birliklere şu mesajı çekiyordu:
“Askerler!
Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm âleminin bütün ümidi sizsiniz.”
Böylece “Hürriyet kahramanı” Erver Paşa, “Turan Fatihi”, “Sarıkamış kararmanı” da olma uğruna, binlerce fidanı şiddetli soğukta bir can pazarına sürer.
“Gerçekle bağlantısı olmayan hayallerin peşinde koşan, benliğini dizginleyecek yeteneklerden yoksunların siyasi gücünü veya bulunduğu mevkilere dayanak yapan kişilerin giriştikleri hareketlerle milletlerini acılara sürüklemişlerdir. Bu tarihin değişmez kuralıdır.”
‘Üç beyinsizin uğruna üç milyon halk’
Koca bir cihan devleti olan Osmanlı, şahsı ihtiraslar uğruna böylesine yanlış kararlarla askeri harekâta girme aşamasına nasıl gelmişti?
Sultan Abdülhamit Han, kendisini bir takım entrika sonucunda darbe ile tahtından uzaklaştıran İttihatçılar için; “Devleti 10 yıl idare edebilirlerse, bu bir asır idare ettik diye sevinsinler” diyerek tahtından ayrılıp Selanik’te sürgünde iken:
“Şimdi Selanik’te çektiklerim Yahudilere yurt göstermeyişimin cezasıdır. Rum’un Ermeni’nin Arap ve Arnavut’un isyanlarından korkmam. Bunları kuvvetle silahla bastırabilirim. Fakat Yahudiler daima benden zengin ve zeki olacaklardır. Onlarla mücadele kolay değildir.
Ben Ermenilerin istiklal sevdasına kapılmalarına şaşmıyorum... Hele büyük devletler tarafından durmadan tahrik edildiklerini bildikten sonra…
Fakat Avrupa ya kaçıp orada benim aleyhime gazete çıkaran, bazı jön Türklerin Ermeni komiteciler ile işbirliği yapmalarına, hatta onlardan para yardımı almalarına, hâlâ şaşıyorum…
Hem Osmanlı ülkesini parçalanmaktan kurtarmak istediklerini söylüyorlar, hem de parçalamaya çalışanlarla işbirliği, ahit birliği yapıyorlar…
İbret olsun diye bunları yazıyorum. Bana düşman olanların kimlerin dostu olduklarını bilinsin diye!
Vatanın bugünkü haline ağlarken (1917) bunları düşünmek beni kahrediyor.
Kardan heykeller...
22 Aralık’ta Enver Paşa’nın emriyle 120–125 bin civarında Osmanlı askeri, dondurucu soğuğa rağmen yollara sürülmüştü. Bölge, çoğu senenin dört ayı boyunca karlarla örtülüydü. Kar yükseklikleri kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Bölgede “Zemheriler” diye bilinen en soğuk günler yaşanıyordu. Sıfırın altında 40 dereceye kadar düşen soğuk, düşmandan daha düşmandı…
Düşen kaldırılmayacak
Yapılan harekât plânına göre 9. Kolordu Sarıkamış Dağları’nı, 10. Kolordu ise Allah-u Ekber Dağları’nı aşarak Rusları, Sarıkamış’ta kuşatıp imha edecekti. Gündüz başlayan yürüyüşte, çarıkları yumuşayan askerlerin çarıkları gece donmaya, bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başlar. Adım atmak neredeyse imkânsızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. “Düşeni kaldırmamak” emir vardır. Zaten kimsede de kimseyi kaldıracak güç kalmamıştır. Neferler, ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.
Beyaz karın üstüne cansız serpildiler
O yıl kurtlar insan etine doyar. Kuşlar, birçok cesedin gözlerini oymuştur. Arkadan gelenler, gördükleri korkunç manzara karşısında moral men yıkılmaktadır. Ayrıca açlık da son haddine ulaşmıştır. 15 saatlik yürüyüşün sonunda; 16 bin 300 kişilik 30. Tümenden geriye 1.400 asker kalmıştır. Ölenler, düşmana karşı tek bir mermi atamamışlardır. Diğer birliklerin de bunlardan farkı yoktur. Kayıpların sayısı, en iyimser rakamla 70 bindir. Bazı kaynaklarda bu sayı 90 bin kişiye kadar ulaşır.
Sonuçta, sadece bir gecede binlerce asker beyaz karların üzerine cansız serpilmiştir. Kalanlar ise açlıkla, bitlerle, tifüsle, soğuk algınlığı ve kangrenle mücadele etmekteydiler.
Tarih ne böyle bir faciayı ne yazmış, ne de görmüştür. Oysa İstanbul’a çekilen telgraflarda inanılmaz ifadeler vardır:
“Kafkasya dağları ve tepeleri beyaz bir örtüyle örtülüdür. Kar hemen hemen bir metreyi geçmiştir. Harekâttaki sessizlik bundandır. Kahraman askerlerimizde ilerleme isteği o kadar çoktur ki, ellerinden gelse soluklarıyla karları eritip yol açacaklardır. Karı daha az olan kesimlerde kahramanlarımız başarılar elde ediyorlar. Dün süngü saldırısıyla düşmandan iki mevzi ele geçirilmiştir.”
Enver Paşa inadından dönmedi. Son bir gayretle Sarıkamış’a yüklenmek istiyordu. Acımasız emrini verdi: “Saldırı sırasında her üst, bir adım geri atanı derhal tabancası ile öldürecektir.”
Askerler, bu durum karşısında dillerinde Kelime-i şahadet ile bir kere daha bile bile ölüme yürümeye başladı. Sonuçta Sarıkamış’a ancak bir avuç kahraman ulaşabildi. O da geçici bir süre için…
“Bitti Paşam, Ordumuzun Kısm-ı Küllisi Mahvoldu.”
Türk harp dairesi verilerine göre, Sarıkamış harekâtına 3.orduya bağlı ve 75 bin 660 er ve 218 toptan oluşan 9–10 ve 11. kolordu birlikleri, Ordudaki üst düzey Alman komutanlarının teşviki ve Enver Paşanın hırsı ile dinmek bilmez tipi boran altında dağlara sürüldü.
22 Aralık 1914’de başlayan ve 5 Ocak 1915’de sona eren Sarıkamış Harekâtında özellikle 9. kolordu birlikleri, Soğanlı Platosu, Çamurlu dağ ve Turna göl mevkilerinde, çoğu düşmana bir tek kurşun bile atamadan karakışın kollarında can verdi. En fedakâr ve en seçkin ordu, birkaç gün içinde Allah-u Ekber dağlarında sarsıydı yıkıldı, yerle bir oldu. Düşmandan ziyade soğuk kar, tipi ve açlığa yenik düştü.
Enver Paşa hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a döner. Arkasında binlerce kefensiz kar çiçeği bırakarak... Başını ele geçirmiş bu darbeci güruh sıkı bir sansür uygulayarak halkın Sarıkamış cephesinde olup biteni öğrenmesine engel olurlar. Faciayla ilgili bilgiler, Ruslar vasıtasıyla Avrupa ve Dünyaya yayılır, ama her şey için artık çok geçtir.
Bir sohbet sırasında Harbiye Nezareti Ordu Daire Başkanı Behiç Bey’e bu facia için Enver Paşa şöyle der: “Bunlar nasıl olsa bir gün ölecek değiller miydi?”
“Onları Teslim Alamadım. Çünkü...”
Rus Kurmay başkanı Pietroroviç, anılarında, Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktır:
“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı... Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Donmuş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler... Açık, vallahi apaçık!..
İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltıraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağrılarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş. İki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed... Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayati biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler...
Ve sağ başta Binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta... Ya Rabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karsısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi... Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür kömür Karası saçları beyaza bulanmış...”
Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter:
“Allah-u Ekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe.”
Kurda kuşa yem oldular…
Vaktiyle Sarıkamış köylüleri bu faciayı; “Buradan dağa baktığımızda üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. Kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anlardık” diye anlatıyorlardı.
Birinci Cihan Harbi’nin alevleri, Sarıkamış’tan Çanakkale’ye, Galiçya’dan Trablusgarp’a kadar binlerce kilometre karede Müslüman kanının ihtiraslar uğruna akmasına sebep olur. Ve Mehmet Akif gözyaşları içinde şöyle inler:
“Gitme ey yolcu beraber oturup ağlaşalım,
Elemim bir yüreğin payı değil, paylaşalım.
Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor!”
"Savaşın İlk Kurbanı Daima Gerçektir"
Tarihin tekrarlandığından ve insanların ders almadıklarından yola çıkarak, benzer savaşların ve acıların gelecekte de tekrarlanabileceği varsayılabilir. Bu durumda olayları ve gelecekte olabilecekler konusunda bağlantı kurmak, o zaman tasarlananlarla günümüzde olanları sürekli karşılaştırarak okumak, anlamak gerekli diye düşünüyorum. Geleceğin bilinçli bir şekilde yaratılması ancak geçmişin çok iyi biçimde bilinmesi ile olacaktır.
İhtiras demiştik ya! Bazılarının ihtirası sadece kendilerini değil, milyonlarca vatan evladını ve tarihin gördüğü en ihtişamlı cihan devletlerinin birini yakabiliyor.
10 Cephede 202 Bin Esir Mehmetçik
1914–1918 yılları arasında dünyanın dört bir bucağındaki esir kamplarına dağılan 202 bin Türk esirlerle kimse ilgilenmedi. Myanmar’dan Malta’ya, Sibirya’dan Mısıra kadar esir kamplarında kimi kıyıma uğradı, kimi intihar etti, kimi dondu ve kimi de savaşı Milli mücadelede yakaladı. Onlar bu topakların kayıp kuşağıydı. Hayatta kalabilen esir Türkler 1921 de toplaca yurtlarına döndü. Tek-tük de olsa dönüşü 1923’e sarkanlar da oldu.
Dünya savaşının mağdurları içinde en talihsiz kesim hiç şüphesiz Ruslara esir düşen Türk askerlerdir. Alman ve Avusturyalı esirler, Rusların Avrupa kıtasındaki şehirlerde tutulurken, Türk esirler, Sibirya’ya gönderiliyordu. Söz konusu Türkler olduğunda 30 kişilik vagonlara 100 kişi istif ediliyordu. Bu halde Sibirya’nın en Uzak ve en soğuk bölgelerine sevk ediliyorlardı. Yaklaşık iki ay süren yolculuk esnasında açlık, hastalık yüzünden esirlerin yarısından fazlası yollarda şehit oluyorlardı.
Yolculuk esnasında vagonların açılmasına izin verilmiyordu. Tuvaletin bulunmadığı vagonlarda insan pislikleri mecburen ayakaltına bırakılıyordu. Kokunun şiddetinden vagonlara yaklaşma imkânı yoktu. Esirler arasında her gün yeni ölümler yaşanıyordu ve cenazeler 5–10 gün boyunca vagonlardan alınmıyor, ya da yolculuk esnasında dağ başlarına atılıyordu.
Her birinde 50 kişinin bulunduğu iki vagon kapıları kilitlenerek TİZA istasyonunda terk edilmiş, günler süren yürek parçalayıcı feryatlara kimse kulak vermemiş, açlık ve susuzluktan vagondaki esirlerin tamamı şehit olmuştur.
Askerlerin kafasındaki bitler, soğuktan korunmak için kafa derisinin altına girmişti. Askerler tırnaklarıyla kafa derilerini yarıyorlardı; bağıra bağıra kanlar içinde şehit düşüyorlardı.
Bu cinayetlerden iz bırakmak istemeyen Ruslar, “hastalık var” bahanesiyle vagonları ateşe verip yakıyorlardı. 500 askerin elbiselerini soyup yalnız don gömlek kalan askerler tamamı soğuktan donarak şehit oldu.
Ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgelere sevk edilen Türk esir askerlerin imhası daha kolay oluyordu. Ermeniler, sırf zevk için Türk esirleri öldürüyorlar, ya da işkence ediyorlardı. Hatta Türk esirlerini alıp satmak için pazarlar bile kurulmuştu. Sağlam esirler 12 rubleye zayıflar daha ucuz, hastalar bir paket tütüne satılıyordu.
Hasankale’den 13 subay ve 350 asker den oluşan esir kafilesinde yolda yürümekte zorlanan 95 asker kâfilerin gözleri önünde kurşuna dizildi. Aynı kafilede ikinci gün 80 asker daha kurşuna dizilmişti. Esirler hasta olsa kuru tahta üzerine yatırılıyorlardı. Türk esirlerin üzerindeki elbiseler alınmış birçoğu iç çamaşırlarıyla Sibirya’nın soğuğuna terk edilmişlerdi.
Ruslar yaralı ele geçirdikleri esirlerin tedavisi ile ilgilenmediler. Yaralıların büyük kısmı bulundukları yerlerde ölüme terk edilmişlerdi. Zaten O dönemde Ruslarla işbirliği halinde olan Ermeni askerler ve subaylar mevcuttu. Şartları fırsat bilen Ermeniler, Türklere akıl almaz işkenceler yapmışlardır. Ermeni doktorlar, Türk esirlerin gözlerini oydular. İlaç vermedikleri gibi dışarıdan ilaç getirilmesi engelleniyordu. Osmanlı esirlerin halini gören batılılar ise insanlıklarından utanıyor ağlamadan edemiyorlardı.
Örneğin; TOMASK’ta bulunan 1400 Türk askerinden ancak 200’ü hayatta kalmayı başarmıştı.
Sarıkamış, Oltu civarından esir alınan 4000 Türk askerinden ancak 400’ü Kars’a ulaşabilmişti. Sadece Hamamlı’daki esir kampında soğuktan ve açlıktan şehit olan Türklerin sayısı 30 bindi.
Cehennem Adası Nargin!…
Ruslara esir düşen Mehmetçiklerin hazin hikâyesinin gerçekleştiği yerlerden biri de NARGİN adasıdır. 10 bine yakın şehit verdiğimiz Nargin adası, Bakû’ye Hazar deniz yoluyla 45 dakikalık mesafede bulanmaktadır. Yüzölçümü 900 dekar olan adanın uzunluğu 3 bin 100 metre olup, içme suyu ve bitki örtüsü bulunmayan ada, zehirli yılanlarıyla ünlüdür. Bu nedenle Yılan adası olarak da anılmaktadır.
I. Dünya savaşından önce ağır suçluların tutulduğu hapishane olarak kullanılan bu ada, Sarıkamış harekâtından sonra adayı Türk savaş esirlerinin tutulacağı kamp haline getirilmiştir.
1914–1915 yıllarında Sarıkamış harekâtında ve Anadolu köylerinden esir edilen sivil ve askerler Ruslar tarafından bu adaya getirilmişlerdi. Bu cehennem adasında Türk esirlerin çoğunun susuzluktan, yılanların sokmasından ve Rusların kurşuna dizilmeleri sonucu şehit olmuşlardır.
Savaş yetmiyormuş gibi birçok Mehmetçiği de bu yolculuklarda kaybettik. Özellikle Azerbaycan’da Kurulu bulunan Türk derneklerinden de yardım alarak esir kampından kaçmıştır. Kaçışı sırasında yakalanmış, Ruslar tarafından aylarca hapiste tutulmuş ve bitler nedeniyle yakalandıkları tifo gibi bulaşıcı hastalıklarla, ölümle pençeleşmiştir. Bunlar yakın tarih çalışmalarında çok anlatılmadı, konuşulmadı.
Esir Türklerin çektiği acılar
Rus birliklerindeki Ermeni komutanların esir Türker’e tarihin en büyük acılarını yaşatmıştır. Çarlığın harekât öncesi toprak vaadiyle Ermeni örgütlerinin ileri gelenlerine Rus birliklerinde üst düzeyde görevler vermiştir. Ermeni örgütlerinin bazı üyeleri ise gizlice Osmanlı topraklarına sızarak erzak teminini engellemek için Ermeni ve Türk köylerini ateşe vermişlerdir. Ermenilerin, Türk esirlerine çok kötü davrandıklarını, esaretten kurtulabilen esirlerimizin hemen hemen hepsi tarafından dile getirilmektedir.
Antep'te defterdarlıkta görevli iken esir düşen bir memur, Mısır'daki kampta yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:
‘Kampta Ermeni doktorlar vardı. Biz revire müracaat ettiğimiz zaman bizi hemen hastaneye gönderirlerdi. Hastanede bulunan Ermeni doktorların eline düşerdik. Ermeni doktorlar nişan almada kullanıldığı için özellikle sağ gözümüzden başlayarak hiçbir şeyi olmadığı halde gözümüzü oyarlardı ''
Rus devlet arşivlerindeki çalışmalarını yürüten Dr. Tamara Ölçekçi de, ''Ermeni doktorların bulunduğu esir kamplarında her gün 35–40 Türk esirinin öldüğü Rus arşivlerine bile yansımıştır. Bunlar ölmemiş, resmen gerekli sağlık şartları yerine getirilmediği için öldürülmüştür'' dedi.
İlk uçağımızı imal eden Vecihi Bey (Hürkuş) esir olduğu bu Nargin cehenneminden kaçabilmişti. 1917 sonbaharında Kafkas cephesine, 7. Tayyare Bölüğü’ne atandı. Orada bir uçak düşürerek Kafkas Cephesinde uçak düşüren ilk Türk tayyarecisi oldu. Bir hava savaşında yaralanarak düşünce uçağını yakarak Rus’lara esir oldu. Esir olarak Hazar Denizi’ndeki Nargin adasına gönderildi. Azeri Türklerinin yardımı ile adadan yüzerek kaçtı. Birlikte kaçtığı bir arkadaşıyla Erzurum’a kadar yaya olarak gelmişlerdi.
Esir düşenlerin çoğunun şahit olduğu bilinen bu adada çoğu anne ve babasız bebek ve çocuklar toplu halde sözde banyo amaçlı soğuk havada denize girmeleri gibi zulümler de belgelenmiştir.
Esirler SU diye yalvarıyorlardı
Bakû’de Hümmet Partisi Başkanı Dr. Neriman Nerimanov, o tarihlerde Şehir Duma’sına (meclis) sunduğu raporda şunları kaydediyordu:
“Burası adeta arsa-ı Kerbela’dır. Su olanda hörek yok, hörek olanda su yoktur. Bu yılanlar yuvasında yaşamaya değil ölmeye mahkûm olan zavallılar, susuzluktan göyermiş, kurumuş dillerini ağızlarından çıkarıp dudaklarını kemiriyorlar. Buraya su karadan geliyor. Cezirenin (adanın) özünün içmelik suyu yoktur. Bazen oluyor ki deryada (deniz) şiddetli külek (rüzgâr) oluyor. O günlerde Berkazlar ( kayık/tekne) cezireye yanaşamıyorlar. Berkazlar gelmeyince de su da yok. Sivil esirler içinde 80 yaşında bitmiş halde ihtiyar kişilerle 2 yaşından 15 yaşına kadar körpe çocuklar vardı.”
10 cephede 202 bin Mehmetçiğimiz, yiğidimiz düşman elinde esir kamplarında zulümle işkence ile şehit olmuştur. Hepsini rahmet dua şükranla, saygıyla anıyoruz. Ruhları şad olsun, anıyoruz.
Kaynaklar: Semerkand dergisi, 12/2000
Mete Soytürk I.Dünya savaşı
Kazım Karabekir: İstiklal Harbimiz.
Anadolu Ajansı haber bülteni- 2009