Cengiz Bey telefon açtığı sırada Berlin‘ de saat sabahın sekiziydi ve havadan sanki buz yağıyordu. Kulağıma tuttuğum telefon elimde donmuş gibiydi. Soğuktan mı yoksa aldığım soğuk haberden mi nedir elimi bir türlü oynatamıyordum. Gözlerim Berlin‘ in kar dolu sokaklarına kaydı. Bizim dostumuz, Azerbaycan‘ ın dostu, Türk dilinin aşığı bu koca çınar şimdi benim durduğum bu sokaklardan da mutlaka geçmiş ve aynı gökyüzüne bakmıştı.
Buz kesilen elimi cebime soktum ve sokaklara yığılmış karları eze eze hırsla yürüdüm. On beş dakika kadar ne aradığımın farkında olmadan başım aşağıda düşüncelere daldım. Sonra Ahmed Şimideyi tanıyan bir kaç dostu aramak aklıma geldi. Aradım. Onlar da haberi doğrulamışlardı, Ahmed şimide gerçekten de vefat etmişti. Beni en çok üzen ise onun tam iki ay önce onuncu ayın onunda vefat etmesi ve bizim bundan haberimizin olmamasıydı. Bu konuda Azerbaycan metbuatında da bir haber okumamıştım. Demek ki bütün Azerbaycan bu vefalı dostu, bu dilimizin mecnunnu unutmuştu! Ah vefasızlık ah!
Sanıyorum 1999 yılının Aralık ayıydı. O zamanlar Bonn‘ da bulunan Azerbaycan Büyükelçiliği, Almanya´da, Azerbaycan´la gönül bağı olan 25-30 yazar ve şairi Büyükelçiliğe davet etmişti. Davete büyük bir heyacan ve sevinçle icabet etmiştim. Davetlilerin çoğu Güney Azerbaycanlılardı. Yemekten önce sırayla herkes bir kaç kelimeyle Azerbaycan´la olan ilişkilerini ve duygularını ortaya koymaya çalışmıştı. Sira bana geldiğinde, yapılan duygulu konuşmalardan oldukça etkilenmiş bir edayla talebelik yıllarımdan bahsetmiş ve bizim o yıllarda hayalimizde yer etmiş Azerbaycan‘ı anlatmaya çalışmış ve şöyle bir enektod anlatmıştım:
Bir gün, bir arkadaş, elinde bir gazete küpürü ile yanımıza gelmiş ve Sovyetler Birliği‘ inde yaşayan başka halkların asimile edildiklerini ve dillerini kültürlerini tamamen unuttuklarını anlatmış, sonra o minvalde yazılmış gazete haberini okumuştu.
O gün bedenim ve ruhum fırtınaya tutulmuşçasına şaşkınlık ve umutsuzlukla oradan oraya koşmuş ve gece boyu da uyumamıştım.
Ertesi gün tesadüfen elime bir yazı geçmişti. Yazının yazarı adını ilk kez duyduğum Ahmed Şimide idi.O yazıda Azerbaycan´ın en ünlü şairi Bahtiyar Vahapzadeyi anlatiyor ve bir şiirini okuyucuya tanıtıyordu.
Ateş öz özünden yanmır
Yanırsa yandıran var !
Hiçbir şey öz özünden yaranmır
Yaranmışsa, Yaradan var!
O yazıyı ve yazıdaki Bahtiyar Vapzade´nin şiirini önüme gelen herkese gösteriyor,“Bakın işte, bir yüzyıldan fazladır sömürülen, sürülen, katledilen kardeşlerimiz hala kimliklerini yitirmemişlerdir, diyordum.
O sıralarda bana moral veren bu yazının yazarının dilimize aşık bir Alman olduğunu öğrendiğimde daha çok sevinmiştim.
Azerbaycan Büyükelçiliği‘ indeki konuşmam biter bitmez, orta boylu, ince bıyıklı, kısa saçlı, sarışın,55-60 yaşlarında biri yanıma geldi ve bana elini uzattı.
-Gözlerimi yaşarttınız, dedi.
Sonra yakın bir dost gibi kucakladı.
-Ben Ahmet Şimide´yim, dedi.
Öyle sevinmiştim ki anlatamam... Sanki kırk yıllık dostumu yeniden bulmuş gibiydim. Hemen kollarımı uzattım tekrar sarıldık.
Bu halkımın dostu ve benim kadar benim ana dilimi konuşan,“ Kendi halkımdan sonra en çok hürmet beslediğim halk,” diyerek halkımıza gönlünde ebedi yer ayıran bu sempatik adama büyük bir saygı ve muhabbet duyuyordum.
Ahmed Şimide... Kendi deyimiyle, ceddi Sultan Murad´in kumandasi altında Kosova´da değil, Prusya Kralı Frederik´in kumandası altında Hohenfriedberg´de dövüşen bir Alman...
Ama Azerbaycan ve Türkiye sevdalısı... Yıllarca, Berlin Devlet Savcılığı‘ nın, Türk dili tercümanlığını yapmış. Başta Bahtiyar Vahapzade olarak Azerbaycan edebiyatından örnekleri en güzel bir edebi dille Almancaya tercüme ederek halkımızı Almanlara tanıtmaya çalışmış. Defalarca Azerbaycan’a gitmiş, orayı kendi vatanı gibi sevmiş. Dede Korkut, Nasrettin Hoca gibi hazinelerimizden Almanlara da tattırmış. Hatta masallarımızdan bile tercümeler yaparak Alman çocuklarına öğretmiş.
Dilimizi nasil bildiğini bakınız kendisi nasıl anlatıyor.
„Refikam Türk, okumuş, görgü ve bilgi sahibi bir münevver Türk hanımıdır.Evde Türkçe konuşuyoruz.(Almancası ilerlemez diye bu yüzden bana bazen kızar)Dilinizi bu kadar iyi öğrenmişim.Türkçe kelime hazinem, refikaminkinden çok daha zengindir.Hele telefuzum da iyi,konuşurken Türk olmadığım pek anlaşılmaz.Yirmibeş senedir hergün bu dille uğraşıyorum,edebiyatina da daldım..Türkiye dışındaki diğer Türkçelerle de derinden meşgul oldum.Onların da zengin edebiyatına girdim,edebi tercümeler kitap halinde,sayısız makaleler neşrettirdim.Bir şeyler yazarken Almanca yazıp sonra Türkçeye tercüme etmiyorum,doğrudan doğruya Türke yazıyorum.Rüyalarım bile ok defa Türkçe oluyor.Bazen rüyalarımda Türkçenin T ´sini bilmeyen anam, babam benimle Türkçe konuşurlar. Türkçeyi çabuk öğrenebilmek icin kendimi başlangıçtan beri Türkçe düşünmeğe alıştırmıştım. Adet oldu, çoğu kez Türkçe düşünüyorum. Hele kızdığım vakit ağzıma gelen tatlı ibareler (küfürler) ekseriyetle Türkçe olur. Almanca bu bakımdan pek kısır,bu işin edebiyatı onda hiç yok.Bütün bunlara rağmen itiraf etmek zorundayım ki,Türk dil sarayının harem kapıları bana dahi kapalı kalmış ,daima kapalı kalacaktır.Açılamaz, çünkü beşiğimin başında Türkçe ninniler söylenmemiş,Türkçe masallar anlatılmamış,ceddim Sultan Murad´ın kumandasında Kosova´da değil,Prusya Kralı Frederik´in kumandasında Hohenfriedberg´de döğüşmüştür.Bu sebeple,iki Türk bir- iki lakırdı eder hemen anlaşır gülüşürler ama ben o dile özgü ahengi anlayamam,tadamam.“
Gönül dostumuz Ahmet Şimide bir yazısında böyle anlatmış ama o böyle dese de, ben onun her gülüşümüzdeki, yürek titreyişimizde ahenge, her sessizliğimizdeki renge ortak oldugunu biliyorum.Çünkü onun gönlünde de bizim gönül dünyamızın sesleri vardır.
Onun sesi, onun sevgisi içimizde, edebiyat dünyamızda hep kalacak ve yankılanacaktır.
Ben tanımadığım Berlin sokaklarında onunla dolu duygularla yürürken yeniden kar yağmaya başlamıştı. Gözlerim sonsuz beyazlıkların arasında bu dostun nurlu yüzünü araya araya ülkemizi, dilimizi ve vefamızı yeniden sorguluyordum. Bizler Ahmed Şimideleri unutacak kadar vefasız olamazdık!