Orhan ARAS
Elbe’den Geçerken...
28 Şubat 2011          1932 kez okundu.         Yazar E-posta:
“ Elbe... Avrupa’nın en uzun nehirlerinden biri... Tam 1144 kilometre uzunluğa sahip. Çek Cumhuriyeti’ inin Polonya sınırına yakın Giant Dağı’ ın karlı zirvesinden doğan nehir, Avrupa’ yı sulaya sulaya gidip Kuzey Deniz’ ine dökülüyor. „
Ben, nerede bir nehir görsem, aklıma hep doğduğum toprakların nazlı gelini Aras Nehri gelir. Aras Nehri bana ve benim gibilere o kadar yakın ve sıcak ki sanki beynimizden doğup kalbimize akıyor. Belki de yanıbaşında dünyaya gözlerimi açtığım Aras Nehri nedeniyle ben nehirleri bu kadar seviyorum. Uzadıkça kıvrılan bir ipliğe dönüşen sular, bir topraktan başka topraklara taşınan sevdalar, hasretler; umutları yeşerten, büyüten serinlik ruhlarımıza dostluk ve insanlık mayası çalmıştır. Elbe’ nin buzlu sularına bakarken de aynı duygular içindeydi düşüncelerim.

Karlı bir kış gününde ben Elbe’ nin üzerinden geçerken aynı nehrin bir başka tarafında  bir mimarlık harikası olan Elbphilharmonie isimli ilginç yapıda   orkestrası şefliğini  Christoph von Dohnanyi’nin yaptığı Hamburg merkezli Kuzey Alman Radyo Senfoni Orkestrası hüzünlü Şopin’ in Nocturnes  2’sinden parçalar çalıyordu. Kışın hüznü bir başka oluyor. Uçsuz bucaksız beyazlık, kıvrım kıvrım kıvrılan yollar ve vatan hasreti... Bu havada ve burada Chopin dinlemek de ölüme bedel. Ama olsun! Yeter ki kalbimiz çarpmaya devam etsin.

Buradan, yani soğuk Elbe’ nin üzerinden  Stalin’ in meşhur Mareşalı Jukov da geçmiş.Savaş delisi Hitler’ in son günlerinde bir fare gibi saklandığı Führerbunker’i ve Reichskanzleri işte Elbe’ den geçen bu Jukov bombalamış.Mareşal Jukov’ un yanında o sırada kaç Azerbaycanlı asker vardı bilmiyorum. Ama hem Elbe’ den geçerken hem de ünlü yıkık kilise Kaiser Wilhelm Gedichniskirche’ nin etrafında gezerken değerli yazarımız üstad İsa Muğanna’ nın bana anlattığı babası Mustafa Hüseynov’un Sovyet Ordusu ile Berlin’ e girişini hatırlamadan edemedim. Kazak’dan kalkıp Berlin’e kadar gelmiş gencecik bir insan bu sokaklarda gezerken neler düşünmüş, neler hayal etmiştir acaba? İsa Muğanna bana, babasının buralarda altı aydan fazla kaldığını ve hatta Berlin’ e yerleşmeği bile düşündüğünü anlatmıştı. Demek ki o kara ve yokluk günlerinde bile genç Mustafa buraları sevmiş ve ısınmış.Ama o bizim milletin yüreğindeki vatana bağlılık hissi, sorumluluk şuuru genç Sovyet askeri Mustafa’ yı geriye çağırmış.Öyle ya, ata ocağındaki yetimlere, gariplere kim bakacak? Mustafa gururla göğsündeki ‘Orden Oteçestvennoy voyni pervoy stepeni’ Sovyet Kurtuluş Savaşı Nişanlarıyla geriye dönmüş.

Mustafa yurduna yuvasına kavuşmuş kavuşmasına da yurdu da ona yar olmamış. Binlerce düşman askerinin kurşunlarından kurtulan Mustafa, bir trafik kazasından kurtulamamış ve gencecik yaşında, Gazağ’ın meşhur Ömer Koxa’ sının yuvasını yetim koyarak bu dünyadan göçüp gitmiş. Onun anlattığı Berlin, Elbe Nehri, Seelow tepeleri çocuklarının dilinde tanıdık mekân adları gibi yaşamaya devam etmiş.

Genç Mustafa’ nın hikâyesi bir masal gibi değil mi? Hangi sevdamız, hangi hasretimiz, hangi yasımız, hangi şenliğimiz bir masal değil ki? Bu yurdun çocukları masallardaki gibi doğup, masallardaki gibi sevdalanıp, masallardaki gibi ölmüyorlar mı?

Mustafa aramızdan ayrılmış ama yerine masalını devam ettirecek çocuklar bırakmış... Dilimizin üstad kalemi İsa Muğanna, Bakü’ ye harika bir televizyon kulesi diken mühendis Ömer Hüseynov... İsa Muğanna üstad bu masalın devamını romanlarında, hikayelerinde nasıl da güzel anlatmış...Hele Tütek Sesi’ inde... O küçük hikâyede bir köyün ruhunu almış ve binbir çiçekli bir bahçe gibi düzenleyerek, bezeyerek gözlerimizin önüne sermiş. Üstad İsa müellimle duygulu bir sonbahar akşamı evinde görüşmüştük. Daha sohbete başlar başlamaz ilk Türkiye ziyaretinden ve yüreğinde hiç sönmeğen Türkiye sevdasından anlatmıştı. Coşkulu ve sevinçliydi. Türkiye, İstanbul deyince nasıl da gözleri parlıyordu Allah’ ım! Tekrar oraları görmek arzusu dilinden eksik olmuyordu.’İnşallah Türkiye’ yi sizinle beraber gezeriz, ‘ dediğimde seksen iki yılın tecrübesi ve ağırığı yüzüne aksetmişti. Karışık duygularla, ‘Bilmem, yüreğim kaldırabilir mi?’ demişti. ‘Mende sığar iki cihan men bu cihana sığmazam’ diyen Nesimi’ yi günümüze taşıyan bir yürek bir sevdayı daha niye kaldırmasın ki üstad?

Neyse... Ben ve genç Sovyet askeri Mustafa hala Elbe’ nin üzerindeyiz. Mareşal Yukov’ un karşısında Seelow tepelerinde müdafaa hattı oluşturan Alman generali Heinrici, 20 Nisan 1945’ de Sovyet Topçusunun yoğun ateşi karşısında Elbe’ nin arkasında saplanıp kalmış.İnsanın yenilgiyi kabul etmesi kolay değildir.Boş gurur ve hayalperstlik insanı nasıl da mahvediyor.Ne general Heinrici ne de Jukov’ la herhangi işimiz yok.Allah’ dan ideolojik yakınlığımız da yok.Ama hem Elbe’ den geçerken hem de Berlin’ in Wedding, Tempelhof, Tiergarten bölgelelerinde gezerken o lanet olasıca savaş, yıkıntılar, ölümler bir film sahnesi gibi gözlerimin önünde canlandı durdu.Ve Azerbaycan... Başkaları için verilen canlar, gurbet ellerde dökülen kanlar ve gözyaşları...

Berlin tabii ki eski Berlin değil.1990 yılına kadar ikiye bölünmüş bu şehir kendisiyle yeniden kucaklaşmış ve hızla yaralarını sarmış ve geliştikçe gelişmiş. Alman disiplini ve düzeni her yere hakim. Birinci Beyaz Rusya Topçusu 20 Nisan’ dan itibaren Berlin’ in merkezini yerle bir etse de sokaklarda hala nakışlı, yüksek tavanlı, heykelli evlere rastlamak mümkündür.
Mareşal Jukov, genç Mustafa ve coşkulu, yorgun Azerbaycan’ lı askerleriyle bu şehre  girmesem de aynı yollardan bende geçtim ve yukarıda anlattığım nakışlı, heykelli ve yüksek tavanlı evlerden birine bende yerleştim ve her sabah pencereden dışarıya bakarken bu şehrin sokaklarında gezmiş Mustafa’ ları, Halil Paşa’ ları, Talat Paşa’ ları düşünmeden duramadım.
Düşünceler ne kadar canlı ve gezgin olsalar da ben hala Berlin’ i doyasıya gezmedim. Türkiye’ den götürülen Zeus Sunağı’ nın da sergilendiği ve şehrin merkezinde geçen Spree Nehri’ nin üzerindeki ‘Museuminsel’  Müzeler Adası,Charlattenburg sarayı,operaları tiyatroları beni bekliyorlar. Yılda 2 milyon turistin geldiği bu şehirde yılda 2.500 tiyatro eseri oynanırken, 7 bin de opera oyunu sahneleniyor! İnanılmaz değil mi?

Diğer inanılmaz haber ise Berlin’ de de bir İstanbul’ un oluşu...Türklerin kahveleri, lokantaları, baklavacıları, çiçekçileri ile bezedikleri Kreuzberg semtine Almanların koydukları isim ‘Küçük İstanbul.’  Yani hem Berlin’ deyim hem de İstanbul’ da...Elbe akmaya devam ediyor ve ben burada şehit düşmüş Azerbaycanlı askerlerinin ruhları ile birlikte Elbe’den geçiyorum.

Bu sitede yer alan bilgiler www.IGDIRLI.com adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Igdir Reklam verin
geri
geri
Araçlar
Copyright © 2012 Iğdırlı Medya Grubu Tüm hakları saklıdır.
IĞDIRLI.COM Yerel Haber, Analiz, Fotoğraf ve Video Portalı.